
ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü ve ASELSAN
ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü ile ASELSAN arasındaki ilişkinin ve Türkiye’deki ARGE çalışmalarının tarihçesini içeren bu metni (*) Türk Elektronik Sanayicileri Derneği (TESİD) kurucularından ve ASELSAN’ın ARGE’den sorumlu ilk Genel Müdür Yardımcısı Dr. Mahmut Karadeniz (**) kaleme almıştır.
“ODTÜ Elektrik ve Elektronik Bölümü’nün ASELSAN ile ilişkisi, henüz ASELSAN kurulmadan başlamıştır. 1975 yılı bahar aylarında bir gün, o sırada milletvekili olan eski dekanımız Prof. Dr. Mustafa Parlar bölüme gelip, “Kara Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı, lisans altında telsiz üretmek üzere yurt dışından teklifler topluyor, telsiz üretimine başlayacaklar. Gidip önce bir şirket kurmalarını, endüstrileştirme çalışmalarını ise şirketin yürütmesinin daha doğru olacağını anlatalım” demişti. Böylece bölümden 5-6 kişilik bir ekip olarak gidip düşüncelerimizi anlatmıştık. Sonradan öğrendiğimize göre, önerilerimiz olumlu karşılanmış, Kasım ayında ASELSAN kurulmuş ve Ocak 1976 başında ise Genel Müdürlüğe Hacim Kamoy atanmıştı.
Ocak ayının başlarında ise, sevgili hocamız rahmetli Hakkı Oranç’ın, “Kara Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı, bir elektronik şirketi kuruyor, sen, Cahit (Gürgök) ve Erbil (Payzın), geçici izinli olarak oraya gidiyorsunuz” talimatıyla(!) bizlerin de ASELSAN macerası başlamış oldu.
Duyduğumuza göre, Hacim Kamoy, eski çalıştığı kurumlardan (PTT, TRT, THY), eleman getirmek yerine; ODTÜ Elektrik ve Elektronik Bölümündeki arkadaşlarına gelerek “ASELSAN’ı “Üniversitenin hastanesi” yapmak istiyorum bana, ödünç olarak, aranızdan birbirini tamamlayan üç genç verin” talebinde bulunmuştu.
Ayrıca, o dönemdeki sanayi kuruluşlarındaki anlayışlara alışmamış genç bir kadro ile işe başlamak istiyor, işe lisans ve teknoloji satın alarak başlamak ve zaman içinde kendini geliştirebilen, mühendislik ve ARGE yeteneği olan bir firma konumuna yükseltmeyi hayal ediyordu.
O dönemde, Türkiye yoğun bir kriz yaşamaktaydı. Kıbrıs nedeniyle, ABD liderliğinde başlatılan ambargo ve ekonomik yaptırımlar nedeniyle, piyasada döviz bulunmuyor, bankalarımızın teminat mektuplarının kabul edilmiyor, ithalat zorlukla yapılabiliyordu, (kahve dâhil) her şey karaborsada idi.
Yine de, “Hakkı hoca diyorsa bir bildiği vardır” deyip Erbil ve Cahit’in peşine takılarak 1976 Şubat ayı başında Necatibey Caddesi 22/25 numaralı boş bir daireye (DO-RE Mağazası’nın üst katı diye tarif ediyorduk) gidip göreve başladık. Tüm işleri ortak yürütüyorduk, Cahit, daha çok yatırım projeleri ve bürokratik işlemleriyle, Erbil, lisans alınacak ürünlerle, en küçükleri olan ben ise üretim için gereken cihaz altyapısının belirlenmesi ve ARGE çalışmalarının başlatılması işlemleriyle uğraşıyordum.
Tüm teklif dosyalarını değerlendirdikten sonra, bir firmayı en uygun olarak belirledik. Ancak ilerleyen aylarda, firmanın teklifinde önerdiği elektronik ölçü cihazlarını çok eski bulup daha yenileriyle değiştirdik. Bu sayede cihazlarda % 30 tasarruf sağladık. Bunun üzerine Hacim beye, “arttırdığımız bu para ile ARGE cihazları almak istiyorum ne dersiniz?” şeklinde bir öneri yaptım. Önerime anında verdiği “evet” cevabı hayalini kurduğumuz ARGE çalışmalarımızın başlangıç noktası oldu.
Ancak, o günlerde, Türkiye’deki sanayi anlayışı, “bir yabancı firmadan ürün lisansını, makinelerini ve hatta üretim hammadelerini satın al ve üreterek iç pazarda sat” mantığına dayanıyordu. Hatta tüm sanayi ve ithalat mevzuatı bile bu yaklaşıma uygun olarak hazırlanmıştı.
Büyük sanayi çevrelerinde ise, ARGE çalışmaları israf ve ancak zengin ülkelerin yapabileceği bir iş olarak algılandığı için cihaz geliştirme bölümleri bulunmuyor, mühendisler sadece üretimde kullanılıyordu. Ayrıca, “Bu vakfı simitçilerin 25 kuruşluk yardımlarıyla kurduk. ARGE zengin ülkelerin işidir, Vakfın parasını ARGE için harcamayız” şeklindeki itirazlarla bile karşılaşılıyorduk.
Bu nedenle, ARGE kelimesini öne çıkartmayıp önce ARGE ile çok daha fazla para kazanabileceğimizi uygulamalarla ispat etmek durumundaydık. Böylece geçen cihazları üretim altyapısı kapsamında sipariş etmeye başladık.
Cihazlar gelmeye başlayınca, Erbil ve Cahit’in de bizzat katkıları ve biri-iki mühendis, çeşitli ARGE projeleri üzerinde çalışmaya başladık. Nitekim bu çalışmalar sayesinde, ASELSAN’ın kasasına giren ilk satış tahsilâtı Bankalar Birliği için geliştirdiğimiz ve İstanbul’daki 1200 banka şubesini oldukça karmaşık bir biçimde Emniyet Müdürlüğüne bağlayan “İstanbul Banka Alarm Sistemi” isimli bir ARGE projesinden gerçekleşmiştir.
Ankara’da tek eleman kaynağımız ODTÜ Elektrik ve Elektronik Bölümü idi. Diğer taraftan Ankara’da elektronik mühendisleri için, PTT ve TRT dışında ne işe girilebilecek bir kuruluş ne de bir uygulama ortamı vardı. Bu nedenle öğretim üyelerinde yeterli sanayi bilgisi veya tecrübesi bulunmuyordu.
Kıbrıs nedeniyle konulan ambargo sonucu Türkiye, dış kaynaklı bir kriz ve anarşik ortam içine sokulmuştu. Üniversite bütçesi çok kısıtlanmış, malzeme ve cihaz temini imkânsız hale gelmiş, pratik uygulamalı tezler yapılmaz olmuştu. Ayrıca, yeni üniversite kanununun da etkisiyle, öğretim üyeleri ve mezunları zorunlu olarak Türkiye’de uygulaması olmayan teorik tezlere yönelmiş ya da yurt dışına gitmeye başlamıştı.
Bizler ise, ARGE birimimizin çekirdek kadrosunu en iyi mezunlardan oluşturmak istiyorduk. Çünkü inancımıza göre, çok iyi elemanlar, ancak kendisinden daha iyi olan kişilerin yönetiminde ve kendisini teknik olarak zorlayan projelerde görev aldığında mutlu olabilirdi.
Ancak, o yıllarda sanayide ve üniversite mezunları arasında ARGE kültürü ve tecrübesi henüz oluşmadığı için mühendisler öncelikle üretim bölümlerini tercih ediyordu. Örneğin halen ASELSAN’da önemli görevler yürütmekte olan Ergun Bora, Fuat Akçayöz ve Atila Akay gibi ilk mühendislerimiz, çok başarılı tasarımcımlar olmalarına karşın, işe girerken ARGE bölümünü tercih etmemişlerdi. Kendilerini ancak iki yıl sonra ARGE bölümüne aktarabilmiştik.
Bu nedenle, öncelikle üniversiteden birçok akademisyen arkadaşımızı yarı zamanlı danışman olarak görevlendirmeye karar verdik. Ancak o günlerde “danışman” denince devlette kızağa çekilen kişiler, ya da bazı yetkililerin yakınlarına maaş bağlayabilmeleri için verilen görev anlaşılıyordu. Danışmanlık uygulamamızı başlatabilmek için, önce Rektörümüzün bu işin suistimal olmadığına, ardından da bazı yönetim kurulu üyelerimizin, bu arkadaşların gerçekten iş yaptıklarına inandırılması için biraz çaba sarf etmek gerekti.
Ancak, ODTÜ gibi iyi bilgiye sahip bir üniversitenin yanı başında yer almamız, aynı üniversitenin içinden gelmemiz ve birçok öğretim üyesinin de kadromuzda görev alması sayesinde, çok kısa zaman içerisinde, en yetenekli mezunları işe alabilir duruma geldik. Bu durum bizlere ARGE bölümlerine alınacak mühendisler hususunda (halen uygulamada olan ve ASELSAN’ın farklılığını sağlayan) çok seçici kurallar koyma olanağı sağladı.
Kendi mühendislerimizle bir an önce yararlı ve rekabetçi yeni ürünler geliştirmek istiyorduk. Ancak, işe aldığımız genç mühendislerin tasarımlara geçeceği ve rekabetçi katkıda bulunabilir duruma ulaşmaları için zamana ihtiyaç vardı. Ayrıca bu işi, geçmişinde hiçbir teknolojik çabası veya birikimi olmayan, hiçbir ARGE teşvik bütçesine sahip olmayan, tüm sanayi ve ticaret mevzuatı dışından satın alma yöntemine göre kurulmuş bir yerde gerçekleştirmeye kalktığımızın farkındaydık.
Zorlukları ODTÜ ve ASELSAN olarak birlikte aşacaktık. ODTÜ çalıştığımız sahalara yoğunlaşarak bize akademik bilgi ve yetenekli öğrenciler sağlayacak, biz ise onlara eğitimleri ve akademik uygulamalı çalışmaları için ihtiyaçlar hakkında bilgi ve altyapı sağlayacaktık.
ARGE bölümü ASELSAN’la birlikte büyümüş ve çalıştığımız laboratuarlara sığamayacağımız ortaya çıkmıştı. Uzun vadede 10-15 bin metrekare bir bina hayali kuruyorduk. Bunun üzerine yeni bir bina arayışına girdik. 1979 yılı başlarında bir gün, kendisine ihtiyacımızdan bahsettiğim Prof. Dr. Mustafa Parlar bana, “size ODTÜ içinde bir yer tahsis edelim, orada bina yapın” dedi. O günlerde, üniversitenin bitişiğinde yer almanın ve teknoparkların bilgi akışı ve sinerjiyi artırdığını biliyor, görüşmelerde ve toplantılarda teknoparklar kurulması konusunu gündeme getirmeye çalışıyorduk. Doğal olarak bir öneriyle çok sevinç konuyu ASELSAN’a götürdüm. Ancak, herhalde anarşik olaylar nedeniyle, öneri olumlu karşılanmadı. Bu uygulamanın hayata geçebilmesi için 10-15 seneye daha ihtiyaç varmış.
Diğer taraftan ciddi ARGE projeleri alabilmenin önünde bir sorun daha vardı. Yakın geçmişte bazı akademisyenler Silahlı Kuvvetlerimize, yeterli inceleme ve hesap yapmaksızın, gerçekleştirilmesi en derecede güç olan bazı projeler sunmuş ve sonuçları başarısız olmuştu. Bu nedenle, Silahlı Kuvvetlerimiz dahil, tüm kamu kurumlarımızı, doğal olarak ARGE önerilerine çok soğuk bakıyor, güven duymuyordu.
Nitekim 1979 yılı başlarında, Prof. Dr. Hakkı Oranç başkanlığında, Tuncay Birand, Mete Severcan ve Yalçın Ayaslı‘dan oluşan bir ekip olarak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na sunmuş oldukları radar modernizasyonu projesini birlikte yürütme kararı almıştık. Ancak, aylarca süren çabalarımıza rağmen, muhtemelen güven eksikliği nedeniyle, ASELSAN’ın mikrodalga ve radar alanındaki ilk teşebbüsü olan bu projeden herhangi bir sonuç çıkarılamadı.
Bunun üzerine, Batı ülkelerindeki savunma sanayi uygulamalarının aksine, devletten ARGE kaynağı beklemeyip, kendi kaynaklarımızı kullanarak yararlı cihazlar geliştirebileceğimizi ispat etme yöntemini seçtik. Böylece kısa vadeli ve daha az ARGE kaynağı gerektiren çeşitli telsiz ve otomasyon projelerine başladık.
Geçen zaman içinde Türkiye’deki diğer firmalara kıyasla çok güçlü bir mühendislik kadrosuna sahip olmuştuk. Bu avantajımızı uzun vadede daha iyi değerlendirebilmek için ARGE ekibi olarak, diğer firmaların da başarabileceği sahalar yerine, kimsenin girmeye cesaret edemeyeceği, yabancı yardımıyla girilse bile, sürdüremeyeceği zorluktaki sahalara yoğunlaşmak istiyorduk. Bu sayede çalışma alanlarımızda hiçbir rakiple karşılaşmayacaktık. Ayrıca bu sahalar, Milli Güvenlik açılarından “muhakkak Milli olması gereken” konular olmalıydı.
Bu nedenle, Elektronik Harp, Radar ve karmaşık haberleşme sistemlerine yönelmek istiyorduk. İlk teşebbüsümüzün boşa çıkmasına karşın, ODTÜ Elektrik ve Elektronik Bölümünden çok güçlü bir kadro oluşturduk ve kimi zaman küçük projeler alarak kimi zaman ise kendi kaynaklarımızı kullanarak elektronik harp ve radarlar alanında çalışmalar yapmaya başladık. Sadece zaman ve sabır gerekiyordu. Nitekim uzun çabalar ve başarısız birçok denemenin ardından radar, elektronik harp ve karmaşık haberleşme sistemleri konularında kendimizi ispat edip, büyük boyutlu geliştirme projeleri alabilmemiz için 15 yakın bir süre geçmesi gerekti.
ASELSAN’ın ilk yıllarında, anten, mikrodalga, sinyal işleme, haberleşme projelerimizde Prof. Dr. Abdullah Atalar, Prof. Dr. Altunkan Hızal, Prof. Dr. Canan Toker, Prof. Dr. Fatih Canatan, Prof. Dr. Hasan Güran, Prof. Dr. Mete Severcan, Dr. Mehmet Ali Tugay, Prof. Dr. Nevzat Yıldırım, Prof. Dr. Sencer Koç, Prof. Dr. Tuncay Birand ve Prof. Dr. Yalçın Tanık, bazen danışman olarak bazen ise (rektörlüğün arzusu gereği) belirli bir proje üstlenerek çeşitli sürelerde çok değerli katkılarda bulunmuşlardır.
ASELSAN’ın şu anda sahip olduğu birkaç milyar Dolarlık elektronik harp ve radar projelerinin dayandığı teknolojik bilgi birikiminde bu arkadaşlarımızın payı çok büyüktür.
Bazen, öğretim üyelerimizi geçici, ancak tam zamanlı olarak işe alma yöntemi de kullandık. Nitekim bu kapsamda ASELSAN’da geçici olarak görev yapan öğretim üyelerimizden Prof. Dr. Rüyal Ergül, ARGE bölümünde sayısal kripto çalışmalarını başlatmış, Doç. Dr. Cemil Arıkan ise, ARGE bölümündeki katkıları yanında, bilhassa Türk savunma sanayi sektöründe yapısal değişim çağı açan STINGER Füzesi Ortak Üretim Projesi‘ni Türkiye’ye kazandırmıştır.
Ayrıca, yurt dışındaki tezlerini tamamlayıp dönen öğretim üyelerimizin yeni teknolojiler konusunda çok önemli katkıları oluyordu. Örneğin doktora tezini tamamlayıp bölüme dönen ve ASELSAN’da da yarı zamanlı danışman olarak göreve başlayan Dr. Abdullah Atalar’ın tez çalışmasında öğrendiği mikroişlemci bilgilerini çeşitli seminerlerle mühendislerimize aktarması ve çalışmalara destek vermesi sayesinde 1980 yılında projelerimizde mikroişlemci kullanabilir duruma gelmiştik.
Bu arada, mikroişlemci konusunda, laboratuar veya malzeme olmadığı için uygulamalı eğitim verilemiyordu. Bunun üzerine Yönetim Kurulumuzu ikna edip gerekli eğitim kitlerini ithal ettik ve ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendisliği bölümünde 20 masalı bir mikroişlemci labortuvarı kurduk. Bu sayede hem bölüm bir eğitim olanağına kavuştu hem de ASELSAN (eğitim verme külfeti ortadan kalktığı için) kazançlı çıktı.
Benzer şekilde, ASELSAN’ın teknolojik yol haritası üzerinde yer alan konularda tez yapan akademisyen veya öğrenciler için malzeme temin etme, cihaz yardımında bulunma veya proje verme gibi çeşitli yöntemler de uygulanmıştır.
Teknolojik olarak birlikte birlikte ilerlemek gibi bir zorundaydık. Çünkü teknoloji firmalarının rekabetçi teknolojilere sahip olabilme yeteneğinin, yakınındaki üniversitelerin hem teorik hem de uygulamalı alanlarda ileriye gidebilme yeteneğine çok yakından bağlı olduğuna inanıyorduk.
Özetlemek gerekirse, ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü ve ASELSAN, bilhassa kuruluş yıllarında aralarında bir ilişki kurarak, üniversite-sanayi ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini, ARGE çalışmasının bir israf olmadığını, tam aksine katma değer yüksek ürünler yaratabilmek için tek yöntem olduğunu ispat etmiştir. İlerleyen yıllar içinde başta Bilkent, İTÜ, Hacettepe olmak üzere diğer üniversitelerle de aynı tür çalışmalar içine girilmiştir.
Türkiye’de sanayide ARGE çalışmalarının öncülüğünü yapan ve yararını ispat eden ASELSAN, hâlihazırda 1 Milyar Dolara varan yıllık satışlarının % 80-90 oranındaki bölümünü (alışılmışın dışında) kendi geliştirdiği ürünlerle gerçekleştirmektedir.
Ayrıca ASELSAN’ın ARGE çalışmalarındaki başarısı üzerine, Türkiye’deki diğer önde gelen sanayi kuruluşları da 1990’lı yılların başlarından itibaren (genellikle ASELSAN’dan giden elemanlardan ve onlar aracılığıyla aktarılan mühendislik yöntemlerinden yararlanarak) ARGE bölümleri kurmaya başlamışlardır. Nitekim 1990’lı yıllarda ASELSAN tarafından mühendislik çalışmalarında oluşturulan terimlerin (argo olanlar da dahil) diğer sanayi kuruluşlarında da genel kabul görmesi bunun en güzel göstergesidir.
Özetle, eğer bugün çok şey duyduğumuz bir ASELSAN var ise bunu kurucu Genel Müdürü Hacim Kamoy’a borçlu olduğumuz kadar ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümünün değerli öğretim üyeleri ve yetiştirdikleri öğrencilere de borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz”
(*) Kaynak: ODTÜ Elektrik-Elektronik Mühendisliği 50. Yıl Kitabı-1958-2008
(**) Dr. Mahmut Karadeniz, 1946 yılında Rize Çamlıhemşin’de doğmuştur. 1963 yılında Rize Lisesinden mezun olmuş, 1968 yılında ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünde Lisans (BSc.) eğitimini, takiben Yüksek Lisans (MSc.) ve Mikrodalga konusundaki Doktora (PhD.) eğitimlerini de ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünde tamamlamıştır.1968-1981 yılları arasında ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümünde; öğrenci asistanlık, asistanlık ve öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. ASELSAN’da 1976-2006 yılları arasında ARGE’den sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapmış ve ASELSAN’nın ilk ARGE birimini kurmuştur. 2006-2014 yılları arasında METEKSAN Savunma A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapmıştır. 28 Kasım 2025 günü Ankara’da vefat etmiştir. Evli ve bir kız çocuğu babasıdır.




